s >|< Hayat Romanından Sayfalar >|<


Anasayfa Mutfağımdan
Çıkanlar
Nostalji Çocuklar İçin Eğlencenin Yeni
Adresi
Music Mekanı Tekirdağ Tanıtım



Son Yazılarım
Kategorilerim
Arkadaşlarım
Dost Siteler







Bannerimi Blogunuza Eklemek İsterseniz...
Bannerimin Görünümü
Image 
Hosted by ImageShack.us

http://womentuana.blogcu.com/

Google

Dost Bannerler












TIKLAA


ipekyolu'nun Mekani

Laracroft chez Lalique

vatanseverpatriot




_´¯ Eğlence Ve Download Dünyasına TIKLAYIN... ¯`_




Domain



DİĞER BLOGLARIM




~*~ Mini Oyun ~*~

Tasarım
UMUMİ TUVALET... :))
15.5.2008

BANA GELEN BİR E-POSTAYA GÖRE, BU TUVALET İSVİÇRE'DE BULUNUYORMUŞ... İLK RESİM DIŞARDAN GÖRÜNÜMÜNE AİT. İKİNCİ RESİM İSE, TUVALETİN İÇİNDEN....






SİZ OLSANIZ, BU TUVALETİ RAHATÇA KULLANABİLİR MİSİNİZ??????


13:26 | Yazan: tUaNa | Kategori: Ilginc
Yazı Linki | Arkadaşına Gönder | Yorumlar (1) | Yorum Ekle
PRATİK BİLGİLER....
12.5.2008

 
PATATES PÜRESİ İÇİN
Patates püresini yaparken daha lezzetli olmasını istiyorsanız, içine süt de katabilirsiniz. Ama ne kadar süt atacağınızı kestiremiyorsanız, süt yerine süt tozu kullanabilirsiniz. Böylece hem patates püresinini kıvamıı rahatça tutturabilirsiniz, hem de lezzetine lezzet katmış olursunuz.
 
TART HAMURU TOPAKLAŞIYOR MU?
Tart hamurunu karıştırırken topaklanmasını önlemek için içine bir yumurta sarısı ilave edin. İyice yoğurarak yumurtayı hamura yedirin. Böylelikle tart hamurunun topaklanmasını önlemiş olursunuz.
 
YUMURTANIN SARISINI AKINDAN AYIRMAK İÇİN
Yumurtanın sarısını akından ayırmanın kolay yolu, yumurtayı bir huni içine kırmaktır. Yumurtanın beyazı huninin içinden geçerek altına tutacağınız kaba akacaktır. Dikkat edilmesi gereken nokta ise yumurtanın taze olmasıdır. Bayat yumurta olması durumunda sarısı patlayabilir.
 
BUZDOLABINDA OLUŞAN KÖTÜ KOKULAR
Buzdolabınıza sinen ve bir süre sonra kötüleşen kokulardan kurtulmanın çaresi; küçük bir kaba bir miktar süt koyup ağzı açık şekilde dolapta bulundurmaktır. Göreceksiniz süt bir süre sonra bütün kötü kokuları emmeye başlayacaktır.
 
LEZZETLİ HAZIR ÇORBALAR
Hazır çorbaları hazırlarken içlerine biraz soğan doğrayıp, ince kıyılmış nane veya maydanoz ilave edebilirsiniz. Böylece çorbanızın hem görünümü hem de lezzeti değişecektir. Öte yandan hazır çorbaların yağ oranı düşüktür. Eğer yağ ilavesi yapmak istiyorsanız, çorbanıza ocaktan indirmeye yakın kızgın yağ gezdirin.  
 
KAŞAR PEYNİRİ ZİYAN OLMASIN
Buzdolabında uzun süre kalan kaşar peyniri kurur ve tadı bozulur. Bu tür peynirleri atmak yerine değerlendirmek istiyorsanız; kaşar peynirini rendeleyip küçük poşetlere doldurarak difrizde dondurun. Böylece kurumuş ve atmak üzere olduğunuz kaşar peynirini atmak yerine, böreklerde kullanmış olursunuz.
 
TURP SEÇERKEN DİKKAT EDİN
Turp alırken yüzeyinin parlak ve gergin, yapraklarının da taze olmasına dikkat edin. Uzun süre saklayacaksanız ıslatılmamış turp alın. Turpu soyup saklayacaksanız, üzerine limon suyu sürüp o şekilde saklayın.
 
DİKKAT! KARBONAT VİTAMİNLERİ ÖLDÜRÜR
Bakiliyat tipindeki gıdaları pişirmeden bir gece önce yumuşaması için suda bekletirsiniz. Daha çabuk yumuşaması için suya karbonat katabilirsiniz. Fakat bu işlem sonucu karbonat bakliyatın içerdiği vitaminleri öldürecektir.
 
CİĞER KIZARTMADAN ÖNCE
Ciğer tava yapmadan önce ciğerleri batıracağınız una bir miktar karbonat ekleyebilirsiniz. Ayrıca yağı iyice kızdırırsanız, arnavut ciğerinizin tadı çok daha lezzetli olur. Ciğerleri yarım saat kadar süt içinde de bekletebiilrsiniz.

KAHVE DEĞİRMENİNİ TEMİZLEMEK İÇİN
Kahve değirmeninizde öğüttüğünüz maddelerin kokusunu temizlemek için; bayat ekmeği parçalara bölerek, kahve değirmenine çekin. Böylece kahve değirmeninde oluşan kokular ekmek tarafından alınmış olacaktır.
 
PİLAV NASIL TANE TANE OLUR?
Pişireceğiniz pilavın tane tane ve beyaz olmasını sağlamak için; pilav tenceresinin içine pişirme esnasında incecik dilimlenmiş bir limon koyun. Sonuç her zaman olumlu olacaktır.
 
 
 

11:30 | Yazan: tUaNa | Kategori: Mutfak
Yazı Linki | Arkadaşına Gönder | Yorumlar (4) | Yorum Ekle
"ANNELER GÜNÜ" KUTLU OLSUN ♥
10.5.2008

Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
Kaç geceler bana ninni söylerdi
Hasta olunca oydu başucumda bekleyen
Biraz yorulmayayım, üzülmeyeyim, hemen
Alır kucağına okşardı, saçlarımı öperdi.
 
Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
Uzun kış geceleri masal masaldı
Güzel çoban kızları, iyi kalpli sultanlar
Bir suyun akışı gibi geçip gitti zamanlar
Şimdi ne o dünkü çocuk, ne de o masal kaldı.
 
Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
Yıkayan oydu mürekkep lekeli parmaklarımı
Akşam biraz geciksem yollara düşerdi
Sokağa çıkarken «Yavrucuğum üşütme» derdi.
Hemen bir kazak örerdi biraz boş kaldı mı.
 
Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
Bilirim yine kalbinde yerim anacığım
Selam sana Anneler Günü İstanbul’dan
Yeni dönmüşçesine bir akşam okuldan
Vefalı ellerinden öperim anacığım.

 

Ümit Yaşar Oğuzcan

 
 
 
 
 
 
 

09:16 | Yazan: tUaNa | Kategori: Ekstralar
Yazı Linki | Arkadaşına Gönder | Yorumlar (6) | Yorum Ekle
"KARDEŞİNE YOLLA KAMPANYASI" SOBESİ (MİM)
7.5.2008

CANIM ARKADAŞIM "KALDERAVOLKAN" TARAFINDAN BİR "MİM" OLAYINA DAHİL EDİLDİM. BU SEFERKİ MİM, BİR HAYRA VESİLE OLACAK İNŞALLAH. DOĞUDAKİ YARDIMA MUHTAÇ AİLELER VE ÇOCUKLARI İÇİN BAŞLATILAN BİR YARDIM KAMPANYASI İLE İLGİLİ. 
 
"anneleringunlugu.com" TARAFINDAN HAZIRLANAN BU KAMPANYA İLE İLGİLİ DETAYLAR AŞAĞIDADIR. KATILMAK İSTEYEN TÜM HAYIRSEVER DOSTLARIMA VE BU KAMPANYANIN DUYURULMASI İÇİN KATKIDA BULUNMAK İSTEYEN ARKADAŞLARIMA ŞİMDİDEN ÇOK TEŞEKKÜRLER...
 

Sadece 10 YTL'ye Doğudaki Çocukları Sevindirelim!

  • Doğudaki Kardeşe Neler Gönderebilirim?

Bebeğimizin, çocuğumuzun küçülmüş giysisi, oyuncağı ve eşyasını yollayabiliriz.

Biz çocuklarımıza “hangi marka giysi alsam” diye düşünürken, doğudaki anneler “çocuğuma ne giydireceğim” diye düşünüyor!


Göndereceğimiz giysiler, oyuncaklar ve eşyalar, kardeşlerimizi rencide etmemeli! Yırtık, çok eski ve alakasız olmamalı.

(Örneğin eskimiş bir mayo yollamamalıyız)

 

  • Kargomuzu Nasıl Hazırlamalıyız?

Hazırladığınız eşyaları resimdeki gibi market poşetine koyabilirsiniz.

Aras Kargo

Bu poşeti de daha kalın bir poşetle paketleyip üzerine bilgilerini yazdığınız kağıdı yapıştırın.

 

Aşağıda adres detaylarını görebilirsiniz.

Gönderen kısmına Kardeşine Yolla Kampanyasını mutlaka yazmalıyız ki indirimden faydalanabilelim.

Aras Kargo

  • Paketim Hazır.. Aras Kargoyu Evime Nasıl Çağıracağım?

Türkiye’nin her yerinden 0 216 538 55 55 nolu numarayı arayarak kargoyu evimizden aldırabiliriz. Ya da en yakın Aras Kargo şubesine giderek paketimizi yollayabiliriz.

  • Ardahan’a Yolladığım Kargoya Ne Kadar Para Ödeyeceğim?

Eğer benim hazırladığım gibi market poşeti kadar büyüklükte bir paket hazırlarsanız bu 3-5 kilo arasında olacaktır. KDV ve kargo firmasının bizim kampanyamız için yaptığı özel indirimle birlikte yaklaşık 6 YTL ile 10 YTL arasında bir ücret ödeyeceksiniz. (İstanbul’dan yollanan bir paket için geçerli, Ardahan’a yaklaştıkça bu fiyat düşecektir) Önce kargonuz evinizden alınacak, aynı gün ya da bir gün sonra tahsil edilecek.

  • Paketim Aras Kargo Ardahan Şubesi’ne Ulaştıktan Sonra Ne Olacak?

Ardahan Valisi Sayın Murat Yıldırım bilgisi dahilinde, valilikte görevli arkadaşlar, kargo şubesinden paketleri alıp; köylere, önceden tespit edilmiş yardıma ihtiyacı olan ailelere dağıtacak.

  • Yardımsever Annelerin Günlüğü Okuyucuları

Kargonuzu yolladıktan sonra, lütfen “Kardeşine Yolla Kampanyası” yazısına yorum yaparak isminizi yazın. Yazınki yardımseverler belli olsun ve biz teşekkür edebilelim.

İlerde yardım ettiğimiz ailelerin, çocukların resimlerini paylaşacağız sizlerle…

  • Kampanyamıza Destek Veren Duyarlı Kişi ve Kurumlar

Ardahan Valisi Sayın Murat Yıldırım’a,

Ardahan Valiliği Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü Emin Baş’a ve diğer çalışanlara,

Aras Kargo‘ya,

Aras Kargo Mecidiyeköy Bölge Müdürlüğü Murat Arslan’a

Çok Teşekkürler!!!….

 
 
 
 

HIDRELLEZ....
5.5.2008

 
 
Her yörede farklı şekillerde kutlanan “Hıdrellez”in, bereket, bolluk, sağlık, talih, kısmet, şifa, uğur ve mutluluk gibi sayısız dileklerin kabul edileceği gün olduğuna inanılır...
 
Hıdrellez, Hızır ve İlyas peygamberlerin yılda bir kere yeryüzünde bir araya geldikleri gün olarak biliniyor. Ancak, burada Hızır peygamber öne çıkarılıyor. Bundan dolayı Hıdrellez Bayramındaki bütün etkinlikler, halk arasında ölmezliğe erişmiş kişi olarak bilinen Hızır Peygamber ile ilgili oluyor.
Hıdrellez kutlamalarında gül ağacı, yeşil bitkiler, ağaçlar ve su motiflerinin sıkça kullanılması benzer uygulamaların Orta Asya’daki kutlamalarda da görülmesi, Hıdrellez törenlerinin kaynağının Orta Asya olduğunu gösteriyor.
 
Hızır Peygamber zor durumda kalanların yardımına koşarak insanların dileklerini yerine getirir. Kalbi temiz, iyiliksever insanlara yardım eder. Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar, kıtlığı önler. Dertlere derman, hastalara şifa verir.
 
Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar. İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder, uğur ve kısmet sembolüdür.
 
HIDRELLEZ GELENEKLERİ
Hıdrellez Anadolu’nun her köşesinde farklı geleneklerle kutlanır. Dilekler kağıtlara yazılarak ya o yörede kutsal sayılan yerlere, ya gül ağacının dibine gömülür ya da akan suya bırakılır. Çocuğu olmayan kadınlar gül dalına veya ağaç dalına salıncak kurup, içine oyuncak bebek bırakır.
 
Kısmeti kapalı olduğuna inanılan genç kızlar için ise “Niyet Çömleği” hazırlanır. 5 Mayıs günü bir çömleğin içine bekar kızlardan toplanan yüzük, kolye, boncuk ve benzeri eşyalar konur. Çömleğin içerisi su ile doldurulur. Ağzına yeşillik konur, üzeri kırmızı yemeni ile örtülüp, bir kilit ile kilitlenir ve bir gül ağacının dibine saklanır. Ertesi sabah çömleğin başına genç bir kız oturtulur. Kısmetinin açılması dileği ile kilit, kızın başında açıldıktan sonra sıra ile maniler söylenerek çömlekten eşyalar çıkarılır.
 
Hastalığı olanlar elbisesinin bir parçasını gül dalına asarlar. Hıdrellez ateşine “Hastalıklar, kötülükler, dağlara taşlara olsun” diyerek taş atılır veya ateşin üzerinden atlanır.
 
Bereket, bolluk ve uğur getirmesi için kapı, pencere, ambar ve yiyecek kaplarının ağzı açık tutulur. İçinde para bulunan kaseler gül dalına asılır veya dibine bırakılır. Bu paralar ertesi gün alınarak cüzdanlarda saklanır ve yıl boyunca harcanmaz.
 
BUNLAR YAPILMAZ
Hıdrellez günü evin bereketinin azalmaması, gelecek yıla kadar devam etmesi için ekmek, hamur, un gibi bereketin sembolü yiyecekler kimseye verilmez. Dikiş dikilmez, eğer dikiş dikilirse, dikiş dikenin o yıl çok yılan göreceğine inanılır. Çamaşır yıkanmaz, hamile kadın salıncakta sallanmaz, aksi taktirde her iki durumda da dolu yağacağına inanılır. Un elenmez, elenirse o yıl çok sinek olacağına inanılır.
 
Makas tutulmaz, tutulursa hayvanı olanların hayvanlarını kurtların kapacağına inanılır. Diğer bir uygulama da makas ellenmez, dikiş dikilmez; yoksa doğacak çocukların dudaklarının yarık olacağına inanılır.
 
(kaynak: ntvmsnbc.com)
 
 
 
 

TÜY ÜZERİNE YAPILMIŞ RESİMLER
1.5.2008

 

 

09:14 | Yazan: tUaNa | Kategori: Ilginc
Yazı Linki | Arkadaşına Gönder | Yorumlar (2) | Yorum Ekle
Çalışan Anneler Ve Çocukları
28.4.2008



Dünyanın bugün geldiği nokta ekonomik olarak kadınların da iş gücünün içinde yer almasını gerekli kılıyor. Değişen yaşam ve tüketim anlayışı, çağın getirdiği yeni ihtiyaçlar bir yandan kadının ekonomik yaşamdaki rolünü arttırırken diğer yandan annelik kimliğini daha zorlu bir hale sokuyor. Kadınların iş yaşamı içinde daha etkin yer almaları çocuklu kadınlar için kimi zaman bazı problemleri de beraberinde getiriyor.

Konumuz çocuklu kadınların iş yaşamında yer almasının doğru olup olmadığını sorgulamak değil. Bu başlık altında, kadının çalışmasını bir olgu olarak kabul edip çalışan kadının annelik kimliğinin gereklerini yerine getirmede karşılaşacağı sorunların altını çizmeyi ve bu durumu çocuk için daha sağlıklı bir hale getirme yönünde çözüm önerileri sunmayı hedefliyoruz.

Yapılan araştırmalar, gebeliğin son aylarından itibaren çocuğun duygusal belleğinin olduğunu ve çocuğun sevilip sevilmediğini, istenip istenmediğini belleğine kaydettiğini gösteriyor. Beynimiz düşünceleri ve bilgileri hafızamıza kaydettiği gibi duygularımızı da kaydeder. Çocukluk dönemlerinde de sevilip sevilmemek, istenip istenmemek çocuğun beynine sürekli yazılır.

Çocuk bir yaşına kadar hep kaydeder. Konuşmaz ama konuşuncaya kadar olanları kaydeder. Çocuk, doğduktan sonra kendisini annesinin bir parçası olarak görür, 'annem ve ben' demeye başlar. 'Annem, ben ve diğerleri' kavramı ise çok daha sonra şekillenir. Yani bu dönemde annenin ilgisini, şefkatini hissetmesi kişilik gelişimi açısından çok önemlidir.

Çocuğun kişilik gelişimi ve duygusal gelişimi açısından ilk dört yılın hayati bir önemi vardır. Deyim yerindeyse bu süre zarfında çocuğun beyninde kişiliği ile ilgili bir network oluşur, kişiliğinin temel özellikleri oturur. İlk dört yıl çocuğun anneyle duygusal alış veriş ve paylaşım içinde olması, çocuğun kendini güvende hissetme ihtiyacını karşılamanın en kolay ve en emin yoludur.

Bebekliğin ilk döneminde anne çocuktan birkaç saat uzaklaşsa, çocuk kendisini sudan çıkmış balık gibi hisseder. Çocuk kendini güvende hissetmezse müthiş bir tehdit altında olduğunu zanneder, korkar ve bünyesi stres hormonları salgılar. Annesini 'sığınılacak bir liman' olarak gördüğü için annenin varlığı çocuğun kendisini güvende hissetmesini sağlar. Hatta halkımızın kısa süreliğine annesinden ayrı kaldığı için huysuzlaşan, ağlayan bebekleri sakinleştirmek için bulduğu güzel  bir çözüm vardır: Çocuk ağladığı zaman ona annesinin bir eşyasını koklatırlar, annesinin kokusunu alan çocuk sakinleşir çünkü bu koku kendisini güvende hissetmesini sağlar.

Çocuğun temel güven duygusunun gelişmesi için anneyle kurduğu ilişkinin önemini dile getirdik. Fakat bu durum doğumun ardından kısa bir süre sonra işe dönmek zorunda kalan annelerce çözümsüz bir sorun olarak algılanmamalıdır. Gerçekten de anne çocuk ilişkisi güven duygusunun oluşması açısından önemlidir ancak güven duygusu açısından hayati olan teke tek ilişkidir. Elbette ki ideal olan teke tek ilişkinin anneyle kurulmasıdır. Fakat bu ilişkiyi çocuk annesinin dışında biriyle de kurabilir.

Çocuk açısından annenin A ya da B olması önemli değildir. Çocuk ilk anda anneye alıştığı için onu, daha doğru bir ifadeyle kendisine alıştığı ve yanında kendini güvende hissettiği kişiyi arar. Alıştığı kişinin kokusunu, gülüşünü, bakışını duygusal hafızasına yazmıştır ve onu aramaktadır. Ancak bir müddet sonra kendisiyle aynı yoğunlukta, aynı şekilde ilgilenen bir başka kişiyi de benimser. Bu kez de onu sığınılacak bir liman olarak görür. Bu noktada güvenilir bir bakıcı bulup onu değiştirmemenin çocuğun güven duygusunun gelişmesi açısından önemini vurgulamalıyız.

Bakıcının sık sık değişmesi çocuğu psikolojik olarak etkiler. Yuvaya bırakılan, yuvada çok iyi bakılan, yedirilen, içirilen çocuklarda görülen hospitalizasyon hastalığı adlı bir rahatsızlık vardır. Bu çocuklarda yuvada kendilerine özenle bakıldığı halde gelişme geriliği görülmüştür. Bunun nedeni araştırıldığında ortaya şu sonuç çıkmıştır: Bu yuvaların özelliği, bakıcıların vardiyalı çalışmasıdır. Bakıcılar çocuklarla çok iyi ilgilenmektedirler ama sürekli farklı bakıcılar çocuklarla ilgilendiği için çocuğun duygu alış verişi yapacağı, teke tek ilişki kuracağı birisi olamamaktadır. Yapılan araştırmalar bu yuvadaki çocukların beyinlerinin büyüme hormonu salgılanmadığını, bu yüzden çocukların büyümesinin yavaşladığını ve buna bağlı olarak da vücut dirençlerinin düştüğünü, sık sık hasta olduklarını bulgulamıştır. Eğer çocuğun bakıcısı sürekli aynı kişi olursa ve çocuk onunla iyi bir ilişki kurabilirse böyle bir sorun yaşanmaz.

Bu noktaya kadar daha çok bebeklik döneminden bahsettik. Ancak diyebiliriz ki çocuk beş altı yaşına kadar, kabaca okul dönemine değin anneye bağlıdır. Kişiliğini annesine bağlı olarak kurgular. Yine vurguluyoruz ki ideal olan çocuğu ilk dört yıl annenin büyütmesidir, bununla beraber bir çocuğun okul dönemine kadar annesine bağlı olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekir.

Annenin çocuk okul çağına geldikten, çocukta gerçeklik kavramı geliştikten sonra çalışmaya başlaması çocuk açısından çok daha uygundur. Bu durumda bile dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. O ana kadar çalışmayan annesinin bir anda çalışmaya başlaması çocuk açısından yeni bir durumdur ve bunu kabullenmekte zorluk çekebilir. Dahası çocuğun bunu annesinin kendisini terk ettiği şeklinde yorumlaması ve sebebini de kendinde araması söz konusu olabilir.

Çalışma hayatına dönen anne bu durumu çocuğuna onu büyük bir insan gibi kabul ederek anlatmalıdır. Her şeyi açık ve çocuğun anlayabileceği bir dille ifade etmeli ve bu durumun kendisinden kaynaklanmadığını özellikle belirtmelidir.

Aslında çocuğu duygusal açıdan zedeleyen şey hayatın gerçekleri değil, anne babanın ona karşı olan tutumudur. Çocuğu büyük bir insan gibi kabul etmek gerekir. Ona hayatı, gerçekleri, acıları ciddi ciddi anlatmazsak, çocuk gibi davranmaya devam edersek, çocuk kendisini aptal gibi hisseder. Oysa büyük insan gibi gerçekleri ona açık bir şekilde anlattığımız zaman kendisine değer verildiğini düşünür. Anne çocuğa karşı sakin ve soğukkanlı olabilirse çocuk durumu daha kolay kabul edebilir. Aksi halde sinirli, heyecanlı bir üslup çocuğun da aynı hislere bürünmesine ve olayı kabullenmekte zorlanmasına yol açabilir. 

Çocuk anlamaz diye düşünüp ona ciddi bir açıklama yapılmadığı zaman bu belirsizliğin çocuğa verdiği zarar daha fazla olur. Ona anladığı dille gerçekleri söylemek gerekir. Söylediklerimiz belki başta çocuğu çok üzecektir ama üzüntü duygusu acı çekmemiz için değil çözüm üretmemiz için verilmiştir. Çocuk ilk zamanlarda bu duruma üzülecektir. Fakat zamanla annesinin kendisini hâlâ sevdiğini, kendisine önem verdiğini görüp yeni durumu kabul edecektir.

Kaldı ki üzüntü duygusuyla tanışmak ve ardından üzüntüye çözüm üretmeye çalışmak çocuğun kişiliğinin gelişmesine olumlu katkı sağlar. Çocuk aşırı koruma altına alınmamalı, kaldırabileceği gerçekler anlayabileceği bir dille onunla paylaşılmalıdır. Bu hem belirsizlikten doğacak sıkıntıyı giderir hem de çocuğun kendisini önemli hissetmesini sağlar. 'Annem hayatındaki yenilikleri bana anlatıyor, demek ki ben onun için önemliyim' diye düşünür.

Annenin çalışması durumunda babanın da anneye destek olması, annenin çalışmasından kaynaklanan boşluğu doldurmak ve çocuğunun yeni aile düzenine uyum sağlaması için çaba harcaması gerekir. Henüz çocuğun zihninde baba kavramının yerleşmediği bir dönemde olunsa dahi babanın da çocuğun sorumluluğunu hissetmesi, en azından annenin bu dönemi daha rahat atlatması için emek vermesi lazımdır.


(alıntıdır)



KELEBEĞİN DERSİ...
24.4.2008

 
Bir gün, kozada küçük bir delik belirdi; bir adam oturup kelebeğin saatler boyunca bedenini bu küçük delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izledi. Ardından sanki ilerlemek için çaba harcamaktan vazgeçmiş gibi geldi ona. Sanki elinden gelen her şeyi yapmış ve artık yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi. Böylece adam, kelebeğe yardım etmeye karar verdi; eline küçük bir makas alıp kozadaki deliği büyütmeye başladı. Bunun üzerine kelebek kolayca çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük kanatları buruş buruştu. Adam izlemeye devam etti; Çünkü her an kelebeğin kanatlarının açılıp genişleyeceğini ve bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu. Ama bunlardan hiç biri olmadı! Kelebek hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de asla uçamadı.
 
Adamın iyi niyeti ve yardım severliği ile anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten çıkmak için göstermesi gereken çabanın, Yüce Yaratıcının kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede de kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda uçmasını sağlamak için seçtiği yol buydu.
 
Bazen yaşamda tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey çabalardır. Eğer yüce yaratıcı, yaşamda herhangi bir çaba olmadan ilerlemenize izin verseydi, o zaman bir anlamda sakat kalırdık. O zaman olabileceğimiz kadar güçlenemezdik. Asla uçamazdık...
 
(alıntıdır)
 
 
 

16:48 | Yazan: tUaNa | Kategori: Hikayeler
Yazı Linki | Arkadaşına Gönder | Yorumlar (2) | Yorum Ekle
23 NİSAN
23.4.2008

 
 
Kişisel Egemenlikten Milli Egemenliğe
 
Milli devlet ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte Atatürk'ün devlet anlayışının temellerini oluşturan üçüncü ana ilke, milli egemenliktir. Milli egemenlik, devlet içinde en üstün buyurma kudreti olarak tanımladığımız egemenliğin, millete ait olduğunu ifade eder.
 
Bu anlamda milli egemenlik, kişi veya zümre egemenliği ile, yani monarşik veya oligarşik yönetim biçimleriyle kesinlikle bağdaşamaz. Tıpkı tam bağımsızlık ilkesi gibi milli egemenlik de, Atatürk'ün Milli Mücadele'nin ilk günlerinden beri açıkça ortaya koyduğu, ısrarla vurguladığı bir temel ilkedir. Daha Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde ülke bütünlüğünün ve milli bağımsızlığımızın korunması için, "kuvayı milliyeyi amil ve iradei milliyeyi hakim (milli güçleri etken ve milli iradeyi egemen) kılmak" esasının kesin olduğu belirtilmiştir. Atatürk, Ankara'ya gelişinin ertesi günü (28 Aralık 1920) şehrin ileri gelenleriyle yaptığı görüşmede bu konuda şunları söylemiştir:
"Bir millet, varlığı ve hakları için bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddi güçleriyle alakadar olmazsa, bir millet kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz... Bu sebeple teşkilatımızda milli güçlerin etken ve milli iradenin egemen olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Milli egemenlik..."
 
Padişahlığın resmen kaldırılmasından hemen hemen iki yıl önce ve Büyük Millet Meclisi'nde padişahlık kurumuna ilke olarak taraftar çok sayıda milletvekilinin bulunduğu bir dönemde çıkarılan 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) milli egemenlik ilkesini en açık biçimde ifade etmiştir: "Hakimiyet bila kaydü şart (kayıtsız şartsız) milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. İcra (yürütme) kudreti ve teşri (yasama) salahiyeti milletin yagane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclis'nde tecelli ve temerküz eder (belirir ve toplanır)."
Bu ifadelerin monarşik meşrulukla bağdaşmasının mümkün olmadığı, o an için adının konulması sakıncalı görülmüş bile olsa, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin gerçekte milli egemenliğe dayanan bir cumhuriyet olduğu açıktır. Milli egemenlik ilkesi, 1924, 1961 ve 1982 tarihli daha sonraki anayasalarımızdan da temelini oluşturmuştur.
 
Atatürk, Milli Mücadele'nin başlangıcından, kendisinin hayata veda ettiği ana kadar, her fırsatta milli egemenliği Türk toplumuna benimsetmeye çalışmış, her zaman kişisel yönetimin sakıncalarıyla milli egemenliğin üstünlüklerini çarpıcı şekilde karşılaştırmıştır. Çağdaş bir topluma ve çağdaş bir devlete yakışan yönetim şekli, ancak milli egemenliğe dayanan sistemdir. Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili Büyük Millet Meclisi görüşmeleri sırasında söylediği şu sözler, bunun en güzel ifadesidir:
"Cihan tarihinde bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti tesis eden ve bunların hepsini hadiselerde tecrübe eyleyen Türk Milleti bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında doğuştan taşıdığı kabiliyet ve kudretle yerini aldı. Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerinden meydana gelen bir yüce mecliste temsil etti. İşte o meclis, yüce Meclisi'nizdir.
 
Atatürk'e göre monarşik sistemlerde, "tacidarlar kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir şahsiyet farzederlerdi. Bir de tacidarların etrafını alan menfaatçiler vardı. Onlar da padişahların zihniyetleri ile zihniyetlenirler ve padişahın bu zihniyetini, bu arzusunu gökten inen bir emir, bir Kur'an emri gibi herkese telkin ederlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli telkinler karşısında hakikaten bir gün bütün halk, bu arzu ve iradelerin yapılması lazım gelen ve kayıtsız şartsız gerekli, gökten inmiş iradeler gibi olduğuna inanırlardı. Böyle idare ve egemenlikten vazgeçmeye rıza gösteren bir milletin akibeti elbette felakettir, elbette musibettir". Atatürk'ün sözleriyle "yeni Türk devleti, bir halk devletidir. Müessesat-ı maziye ise, bir şahıs devleti idi, eşhasın devleti idi". Bu şahıs devleti, Türk toplumunun tabii gelişme sürecini tıkamış, onun gelişme potansiyelini engellemiş ve toplumu çöküntünün eşiğine getirmişti. Ülkenin kurtarılması ve toplumun tabii sürecinde ilerleyebilmesi, "eşhas devleti"nin yerini "halkın devleti"ne bırakmasına bağlıydı. Gene aynı yönde olarak Atatürk, 16 Ocak 1923'te İstanbul basın temsilcilerine şunları söylemiştir:
 
"Hadiseler ve tarihi tecrübelerimiz bize, milleti koyun sürüsü halinde keyfin, arzu ve ihtirasların ve hiçbir suretle tatmin edilemeyen menfaatlerin elde edilişine sürüklemekle mahvına yol açar mahiyete dönüşen idare tarzlarının artık memleketimizde tatbik yeri kalmadığını göstermiştir. Millet, egemenliğini değil, egemenliğin bir zerresini dahi başkasına bırakmanın sebep olabileceği felaketin, yok olmanın, hüsranın elemini her an kalp ve vicdanında hissetmektedir".
 
Atatürk'e göre milli egemenlik, sadece padişahlığın değil, eski veya yeni bütün kişisel yönetim biçimlerinin karşıtıdır. "Türkiye devletinde ve türkiye devletini kuran Türkiye halkında tacidar yoktur, diktatör yoktur. Tacidar yoktur ve olmayacaktır. Çünkü olamaz... Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da milli egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır". Atatürk, milli egemenliği yeni devlet düzenimizin temeli olarak görür. Toplum ve devlet hayatının temel değerleri, ancak milli egemenlik ilkesi altında gerçekleşebilir: "Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin istikrarının ve korunmasının sağlanması, ancak ve ancak tam ve kesin manasıyla milli egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Dolaysıyla hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir". Ve nihayet, milli egemenlik, çağımızın önüne geçilmez, karşı konulmaz bir akımdır: "Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar".
 
Atatürk'ün milli egemenlik ilkesine sadece düşünceleriyle değil, derin kişisel duygularıyla da ne kadar bağlı olduğu, annesinin ölümünden birkaç gün sonra onun mezarı başında yaptığı şu konuşmada gözlemlenmektedir: "Valdem bu toprağın altında, fakat milli egemenlik ilelebet payidar olsun. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur... Valdemin mezarı önünde ve Allah huzurunda and içiyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve belirttiği egemenliğin muhafaza ve müdafaası için icabederse valdemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milli egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun".
 
Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN
 
 

 

ATATÜRK ÇOCUK OLMUŞ

Çocuk Bayramı'nda
Gelmiş katılmış aramıza,
Atatürk çocuk olmuş bakın:
Sallanıyor salıncakta!


Gülüyor gözlerinin içi,
Gökler, denizler kadar mavi.
Diyor ki: "Çocuklar, ben verdim size
Bayramların en güzelini".


"Dilerim, yurdumun çocukları,
Tüm çocukları dünyanın
Gülüp oynasınlar bugünkü gibi;
Acıda, sevinçte kardeş olsunlar...
Çınlasın yeryüzünde barış türküleri."

Aziz SİVASLIOĞLU

 

 
 
 
 
 
 

07:29 | Yazan: tUaNa | Kategori: Ekstralar
Yazı Linki | Arkadaşına Gönder | Yorumlar (1) | Yorum Ekle
TRAKYACA SÖZLÜK
18.4.2008

 
ERKES İYİ ÜĞRENSİN SONRA AFALLAMAYASINIZ BE YA. BENDEN SÜLEMESİ. SONRA KÜLALARI DİİŞTİRMELİM...
(Herkes iyi öğrensin sonra şaşırmayasınız, benden söylemesi. Sonra külâhları değiştirmeyelim)

KIZAN: Çocuk, genç manasında...
TALİKA: Tamamen ahşaptan yapılma at arabası.
PIRKALAMAK: Kurcalamak, dürtmek...
SAFİ: Saf, arı...
BİKERETTE: Bir işi tekseferde yapmak.
PILİK: Bir yarışmayı aynı anda bitirmek veya aynı miktarda iş yapmak.
MACIR: Muhacir
AYDAMAK: Sürmek (araba-bisiklet)
AYKIRLAMAK: Bir istikamete doğru yönelmek.
PEÇKA: Her yerde kuzine diye bilinen dökme demirden yapılmış soba. (Ocak, fırın nitelikleri taşıyan, kendi zamanının teknoloci arikası. Günümüzde "all in one" deye tabir edilen komplike aygıtların, geçmiş dönemlerde peçkadan feyz alınaraktan üretildikleri sanılmaktadır.)
KUFA: Kova.
ARETLİK: Ahiretlik.
TEVEKKEL: Saf, salak(sakil)
PATE: Misket.
ŞAM ŞEYTANI: Cin fikirli.
ŞAMŞIRIK: Şaşırmış.
SIPITMAK: Fırlatmak, atmak, fıydırmak.
ÇAVA: Yabancı insan.
RASPİSKA: Adı bilinmeyen herhangi bir nesneye verilen isim.
MUK: Susmak,eylemsizlik...
EEYYYY: Bir seslenme biçimi (tehditi ifade eder)
KADAM: Kardeş.
AGA: Abi.
PIRNİK: İçki.
PANGALLIK: Çayır, çimen, meralık...
MARİ, MARA: Bir bayandan bir bayana itab(hitap) şekli...
GÜNDÖNDÜ: Ayçiçeği.
AMPİR: Salak, sersem.
ŞAŞOR: Şaşkın, sakar.
KAPÇIK AĞZLI: Ağzında bakla ıslanmayan, çat çat herşeyi söyleyiveren.
EPTEN DE AYKIRI GİDERSİN: Çok entelsin.
YAPARIM SENİ KIRMIZI SEKİZ: Döverim seni.
SU SİNGİLİ: Uzun boylu.
KENDİLİKSİZ: Akli başında olmayan.
KOTİRİK: Çardak çatısı.
TIRILDAMAK: Kafa şişirmek.
TE, Tİ OR
DA: İşte orada.
KAPTIRASIN BURDAN: Bu yoldan devam et.
BIZIKLAMAK: Kurcalamak, karıştırmak.
PALE: Köpek yavrusu.
İNGE: Yenge... örn: Fatminge (Fatma yenge)
AYDA BAKALIM: Arabayı sür demek.
AĞNADINMI: Anladın mı.
APOLYE: Hoparlör... örnek: "Te bu apolyelerden kafam şişti"
MISTAKİL: Çok uygun, güzel.
BIYYYY: Şaşırma ünlemi.
DOLDUR BE AGANIN: Bir tane daha bira isterken kullanılır.
KAÇ ÖTE BEE: Park yeri isterken söylenir.
ÇOK KAÇÜYÜ MÜ BU TALİKA BE AGANIN: Bu araba saatte kaç km hız yapıyor...
TE BU MERANIN EPİSİ BENİM: Mal varlığı beyanında...
DOMATİZ-PATATİZ: Domates-patate.s
İÇ ÜZMEYELİM BİRBİRİMİZİ AT KULAĞINA BAĞLAYALIM BU İŞİ: Pazarlık yaparken.
SEFTE: ilk.
BILDIR MAASÜL: Bir önceki seneki mahsül.
İLİSTRE: Kevgir.
İLMON: Limon.
ABU: Hala (babanın kız kardeşi)
KAÇIM KAÇIM: Telaşlı.
FASİLLE: Fasülye.
CİLALE: Misket.
PAYSINMAK: Kendine pay çıkartmak.
ATÇE: Hatice
SABİİ: Sübyan çocuk.
ADEEE: Haydi (Hayde)
VESSELAMVESEPET: Efendime söyleyeyim ya da kısacası, özetle.
SOMAK: Surat, yüz.

 
 
 
 

<<önceki sayfa |1/48|sonraki sayfa>>



Türkçemizi Koruyalım

Get Your Own Player!